|
BU RÜYA HİÇ BİTMESİN Mehmet
Culum Bulutların üzerinde rüya gibi geçen üç günden sonra eve vardığımda içimden hiçbir şey yapmak gelmedi. Elimi nereye attıysam derinlerden bir ses yerine otur, gözlerini yum ve bırak bu güzel rüya biraz daha sürsün dedi; ne müzik, ne televizyon, ne Milliyet gazetesi, ne haberler hatta ne de çok sevdiğim torunumun resimleri o akşam bana eski lezzetlerini veremedi. Rastlantıya bakın ki, otuz yıldır hiç kaçırmadan izlediğim Eurovision Şarkı Yarışması da o geceye denk düşmüş ve benim güzel rüyamı bozmak için elinden geleni yapmıştı. Ertesi sabah yaşam bütün acımasızlığıyla başladı tabii; telefonun zili, komşunun arabesk müziği, gazetelerin karamsar manşeti, cüzdanda eksilen paranın yerine konma uğraşı, bilgisayarda biriken yüzlerce e-posta Affınıza sığınarak ve durumdan vazife çıkartarak, rüya gibi geçen 40. Yıl kutlama etkinliğimizi kaleme alayım, kalıcı şekle dönüştüreyim ve katılamayan arkadaşlarımızı da biraz bilgilendireyim istedim. Umarım bu yazıyı okurken, benim yazarken aldığım keyfi alır, şimdi artık hepsi birer anı olan o şurup lezzetindeki hoş anları bir kez daha gözlerinizin önünden geçirirsiniz. Her şey, Altınyunus Otelinde kutladığımız otuzuncu yıldan sonra on yıldır Ümitten özlemle beklediğim Haydi arkadaşlar toplanıyoruz e-postasıyla başladı. Soğuk bir kış gününde içim birden ısındı. Çabuk geçtiğini sandığım o on yıl meğer ne uzun sürmüş. Bekleyiş başladı Bir ara 18 Mayıs hiç gelmeyecekmiş gibi karamsarlığa düştüm; günlerin akışı askerliğin sonları gibi yavaşladı. Derken bir e-posta daha: Program kesinleşti, paralar toplanıyor, pamuk eller cebe! Umutsuzluğum birden dağıldı; hangi arkadaşlarımı görebileceğimi düşünmeye başladım. Eee, belli olmaz, yaşlar altmışa yaklaşıyor; hastalıklar biz insanlar için, değil mi? O gün, evet O gün, saat 17:00 de eşim Jeanne ile birlikte Bornovada okuldaydım. Sanki 47 yıl önce annemle kayıt yaptırmaya geldiğim günkü gibi heyecanlı ve duyguluydum. Arkadaşlarla, önünden geçerken sesimizi alçalttığımız Muammer Okun köşkünde buluşmak daha başlangıçta bu etkinliğimizin bizleri eski günlere taşıyacağını ve çok tatlı anılar yaşatacağını belli etmişti. Okulda geçen yedi yılda köşkün içine hiç girmemiştim; bir an gözlerimi kapattım ve rahmetli müdürümüzü andım. Ne değerli bir eğitimciydi; yattığı yerler nur içinde olsun. Derken, Ümitin özel girişimleri sonucu bu anlamlı günümüze katılan Perihan Caner ve Ahmet Dökmeoğlu öğretmenlerimiz köşkün merdivenlerinde göründü. Nuran Kayacan öğretmenimiz ise aşırı heyecana dayanamayıp bir sağlık sorunu çıkartabileceğini belirterek ne yazık ki gelememişti ama kalbi bizlerle birlikteydi. Hocalarımızın ellerini öperken doğal olarak adımı söyleyerek kendimi tanıtma girişiminde bulundum ama hocalarımız hepimizi adlarımız, hatta soyadlarımızla anımsayınca bu çabamın gereksiz olduğunu hemen anladım. Diploma töreninde hocalarımız sahneye gelirken alanı dolduran binlerce kişinin coşkulu alkışları içimi kabarttı. Ağlamamak için kendimi zor tuttum; haydi itiraf edeyim, gözlerim doldu. Okulu o gün bitirmişçesine heyecanlanarak 40. Yıl diplomamı Ahmet Dökmeoğlu Hocamdan aldım; kulise nasıl yürüdüğümü anımsamıyorum. Ümitin gülerek: İçine bak Culum! İçine bak! demesiyle
ayıldım. Üzerinde Okul fiziki anlamda epey değişmiş; yemekhane binamızın yıllara dayanamadığından yıktırılmış olması canımı çok sıktı. Oysa önünde yakışıklı bir resim çektirip çocuklarıma göndermenin hayalini kurmuştum gelmeden önce. Ne yapalım, kırk yıl az zaman değil, beton binalar bile dayanamayıp yıkılıyor. Fakat bizler dimdik ayaktayız, değil mi çocuklar? Duygusal dalgalanmaların yerini mavraya bırakması için otobüslere doluşmamız ve Kuşadasına doğru yola koyulmamız gerekiyormuş meğer. Gecenin geç saatinde otelin restoranında toplandığımızda, yaşamaya başladığımız gırgır ve şamata çorbayla şarap içtiğimi bile unutturdu bana. Daha iki günümüz olduğunu bildiğimiz halde, gece hiç bitmesin istiyor, bedenlerimizin yorgunluğuna hatta bitkinliğine aldırış etmeden sohbeti koyulaştırıyorduk. Ertesi gün öğlen vakti, önce Migrosu talan edip, bira ve rakı reyonlarını boşalttık sonra marinada bizi bekleyen özel kiralanmış tekneye doluştuk. Teknenin üst katında güneşlenip sohbet ederken eşlerimizin de giderek kaynaşmakta olduğunu görmek bizleri rahatlattı. Alaçatıda her gün güneşin altında olduğum halde, özlenmiş arkadaş muhabbetiyle güneşlenmek doğrusu ruhuma ve bedenime çok iyi geldi. Hepimiz farkına varmadan inşaat ameleleri gibi yandık. Akşam yemeğinden önce otelin anfi tiyatrosunda bol gırgır ve şamatayla karışık grup hatıra resmi çektirdik. Keşke olanaklı olsaydı da resimler sesli çekilebilseydi; eminim hala gülüyor olacaktım. Artık hepimiz günlük sorunlarımızdan sıyrılmış, Kolej günlerinin çocuksu, yaramaz ruhlarına bürünmüştük. İşin ilginç yanı, eşlerimiz de sanki yedi yıl okulda bizlerle birlikte yaşamış gibi havaya girmişlerdi. Asıl kutlama gecemiz bir harikaydı. Ümit kardeşim bizleri eğlendirmek için her ayrıntıyı düşünmüş, organizasyonun kusursuz olması için özverili çaba harcamıştı. Ayrıca sahne performansı da olağanüstüydü. Dinlediğimiz müzik, ettiğimiz danslar, Köse Sam Çınarın Kiss me quicki için ne diyebilirim ki, yaşamak gerekirdi. Katılamayan arkadaşlarım adına en hayıflandığım anlar o anlardı Gece yarısından sonra otel idaresince diskoya yönlendirilmeseydik, kimsenin yerinden kıpırdayacağı yoktu. Sabah zor uyandım; bunda, derin sohbet ve mavrayla kadehleri saymadan şurup gibi içtiğim şarabın da etkisi vardı mutlaka fakat sanırım asıl neden rüyadan uyanmak istemememdi. Ayrılık ateşi içime düştüğünden, Değirmen Restoranda yediğimiz öğlen yemeğinin pek tadına varamadım. 50. Yılda nasıl bir toplantı düzenlenebileceğini düşündüm durdum hep; oysa arkadaşlarım 41. Yılı Romada kutlamanın hesaplarını yapmaya başlamışlardı bile. Ara yılları bilemem; böyle görkemli şekilde kutlanacaklarını sanmam. Benim aklımda artık hep 50. Yıl olacak. Arkadaşlarımdan rica ediyorum: Lütfen sağlığınıza dikkat edin ve İK 66 Grubunu on yıl sonra gözü yaşlı bırakmayın, olur mu? Tabii bu hepimiz için geçerli. Arabalarımızı almak üzere okula geri döndüğümüzde, birbirimize belli etmemeye çalışsak da içlerimiz buruk, kalplerimiz üzgündü. Üç gün rüya âleminde yaşamış, dünyadan kopmuştuk. Ah! Keşke mümkün olsa da hep orada sizlerle birlikte kalabilseydim. Bu rüyadan uyanmayı hiç ama hiç istemiyorum. Sizler iyi ki varsınız. İyi ki, İzmir kolejinde sizlerle birlikte okumuş o muhteşem yılları aranızda geçirmişim. Yaşasın İK 66 Grubu! Yaşasın arkadaşlarım |