SAATÇİ  VELİ  USTA

 

Almanların Yunanistan’ı ve Sakız Adası’nı istila etmesi, Çeşme’de sığınmacı Rumların yarattığı günlük sorunların yanında, savunma konularında da işlerin karışmasına neden oldu. Çeşme’yle Sakız Adası arasındaki mesafe dokuz deniz miliydi ve bu yer yer üç dört mile kadar düşebiliyordu. Pazar sabahları çalınan kilise çanları ve hatta sakin havalarda motorlu araç sesleri Çeşme’nin adaya yakın kıyılarından rahatlıkla duyulurdu.

Alman uçaklarının Çeşme’yi de bombalayabilecekleri korkusuyla ilk önlem olarak geceleri karartma uygulanmaya başladı. Ordu bütün gücüyle Trakya Bölgesi’ni savunduğundan, Çeşme’ye ancak bir tabur kadar piyade askeri sevk edebildi. Bunun yeterli olmayacağı kısa sürede görüldü ve yörede kırk beş yaşın altındaki tüm erkekler ihtiyata[1] alındı. Almanların çıkartma yapabileceği düşünülen birçok kumsalda siperler kazılarak savunmaya geçildi. Kurtuluş Savaşı’ndan kalan ve o zamandan beri deneme atışı bile yapılmayan 57 mm.lik tepkili top kalede bulunduğu depodan çıkartıldı. Temizlenerek bakımı yapıldı ve mekanik aksamı olduğu gibi yağlandı. Kaleden ateşlenmesi, namludan çıkacak alevin Sakız Adası’ndaki Almanlar tarafından görülmeyeceği ve yeteri kadar ‘biz de savaşa hazırız’ işareti vermeyeceğinden, Karadağ’ın tepesine çıkartılması kararı alındı. Top parçalara ayrılarak atlara yüklendi ve bin bir zorlukla dağın tepesine çıkarılıp yeniden monte edildi.

İlçede yalnız tabur komutanı binbaşı topun nasıl ateşleneceğini biliyordu. Topun arkasına geçti ve askerlerine yüksek sesle gerekli emirleri yağdırmaya başladı.

“Barutu patlama haznesine koyun!”

“Mermiyi namluya yerleştirin!”

“Kapağı kapatın!”

“Hedef Sakız Adası!”

“Ateeeş!”

Top muazzam bir gürültüyle patladı ve mermi uzun bir alev eşliğinde fırladı gitti. Çıkan alevi Almanlar görsünler diye ateşleme akşam hava kararırken yapılmış ve namludan gerçekten korkutucu boyutta alev çıkmıştı. Mermi ada yönüne gönderilmişti ama adaya ulaşması istenmediğinden erim denize düşecek şekilde ayarlanmıştı. Topun başarıyla patlatılması komutanı ve askerlerini çok sevindirdi. Günlerce uğraşmışlar, yorulmuşlar ama olumlu bir sonuç elde etmişlerdi. İlk ateşlemenin heyecanı ve acemiliğiyle topun kapağını açıp boş kovanı namludan çıkartmayı unuttular, o akşamlık görevlerinin sona erdiğini düşündüler. Komutan topun branda beziyle örtülmesini söyledi, başına nöbetçi dört asker bıraktı ve diğer erlerle birlikte kente döndü.

Ertesi akşam top bir kez daha ateşlenecekti. Binbaşı ve erler atlarla yeniden dağa tırmandılar. Askerler topun üzerindeki brandayı kaldırdılar ve kovan kapağını zorlayarak açtılar. Kapak açılırken, boş mermi kovanını yuvasından geri çekmesi gereken mekanizma kırıldı. Sanki parça durduk yerde kırılmış gibi:

“Komutanım boş kovan çıkmıyor.” diye seslendi bir er esas duruşta.

Komutan geldi ve hemen yaylı geri çekme düzeneğinin bir parçasının kırılmış ve boş kovanın ateşleme yuvasında sıkışmış olduğunu gördü.

“Hay Allah kahretsin!” diye bir küfür savurdu, “Şimdi ne yapacağız?”

O akşam topu patlatamadılar. Komutan ertesi sabah hemen topun onarılması için ilçe yöneticilerinden yardım istedi. Akla önce kentteki demirciler geldi ama onların bu onarımın üstesinden gelemeyeceği çabuk anlaşıldı. Kırılan parça çok küçük ve hassastı; demircilerin ürettiği kaba tarım aletlerinden değildi. Gittikleri son demirci de başını kaşıyarak, yapamayacağını söyledikten sonra yol gösterdi:

“Bunu yapsa yapsa, saatçi Veli Usta yapar.” 

Görevlendirilen iki asker ihtiyata ayrılan Veli Usta’yı öğleden sonra kumsallardan birinde elinde kazma siper kazarken buldu ve zaman yitirmeksizin komutanın huzuruna çıkardı. Saatçi Veli Usta kırk yaşını geçmiş, çoluk çocuk sahibi Girit doğumlu bir göçmendi. Mübadele Antlaşması gereği bir gemi dolusu insanla birlikte İzmir’e diye yola çıkmış, sonunda yaşanan karışıklıklardan dolayı Çeşme’ye yerleşmek zorunda kalmıştı. Geldiğinde tek sözcük Türkçe bilmediğinden, iyi Rumca konuşan Ali ile yakın arkadaş olmuştu. Türkçeyi sonradan öğrendiğinden ağır bir Giritli aksanıyla konuşurdu. Rumlar sığınmaya başladığında ilçe yöneticileri sık sık çevirmenliğine başvurmuşlardı.

“Veli Usta sen misin?” diye sordu binbaşı sıkıntılı bir ifadeyle.

“Buyur komutan, benim.”

“Toptan anlar mısın?”

“Ne topu komutan?”

“Dün akşam Karadağ’da patlattığımız top, duymadın mı?”

“Haaa!” diyerek anımsadığını belli etti Veli Usta. “Ben askerlik yapmadım ki, komutan.”

“Kullanmasını demiyorum be usta, onu biz yapıyoruz zaten. Tamirinden anlar mısın?”

“Ben saatçiyim efendim, ne bileyim. Ömrümde görmedim.” diye yanıtladı Çeşme’nin tek saatçi ustası ve bıyık altından güldü.

“Senin yapabileceğini söylediler, hünerliymişsin.” diye ısrar etti umarsız komutan, “Yapabilirsen, vatana büyük hizmet etmiş olursun.”

“Arızanın ne olduğunu söylerseniz, vatan için elimden geleni yapmaya çalışırım.”

Gün kararmadan binbaşı atın sırtında, Giritliler ata binmeye pek alışkın olmadıklarından Veli Usta yayan, topun bulunduğu yere çıktılar. Nefes nefese kalan Veli Usta kısa bir soluklanmanın ardından arızanın ne olduğunu gördü ve komutana:

“Onarabileceğimi sanıyorum ama zaman alır.” dedi. Komutan her şeye razıydı; İzmir’den başka top getirtmesi söz konusu değildi. Öneriyi kabul etti ve Veli Usta ertesi sabah erkenden çalışmaya başladı.

Önce ateşleme haznesindeki boş kovanı çıkartabilmek için namluyu primüs lambasıyla iyice ısıttı; genleşen namlu kovanı saldı. Sonra geri çekme düzeneğini söktü ve kırılmış parçayı çıkardı. Dağdan aceleyle indi. Parçanın benzerine araba sustalarında rastladı; kentteki çeşitli atölyelerde günlerce çalışarak sustadan söktüğü parçayı kesti, biçti, yamadı ve kırılan parçanın aynısını üretti. Su vererek çelik haline getirdi. Kendi dükkânının ince eğeleriyle dış yüzeyini perdahladı. Bir hafta kadar sonra yeni parçayı topun geri çekme düzeneğine monte etti. Kontrollerini yaptı ve çalışmalarını heyecanla izleyen komutana:

“Top ateşlemeye hazır.” tekmili verdi.

O akşam top bir kez daha ateşlendi ve hünerli ustanın ürettiği parça şakır şakır çalıştı. Bütün askerler, komutan ve Veli Usta Almanlara yeniden gözdağı verilebildiği için sevinçten havalara uçtu.

Ancak top her akşam ateşlendiğinden, birkaç gün sonra bir başka sorunla karşılaştılar. Topun doldurulmasında kullanılan kantar hassas olmadığı için, kovana konulan barutta istenilen ölçü tutturulamıyor, bu da mermiyi hedefe gönderirken yanlışlıklara neden oluyordu. Veli Usta’nın yeteneğine hayran kalan komutan, ondan bu sorunu da, daha hassas bir terazi üreterek çözmesini istedi. Hünerli usta teraziyi kolayca yaptı ama iş en can alıcı kısmı olan makasına geldiğinde gereken hassaslığı bir türlü yakalayamadı. Aklına evdeki Arap dadının bütün serveti olan yüzüğündeki akik taşın sivri ucu geldi. Dadıyı yalvar yakar, güç bela razı etti ve yüzüğündeki taşı ‘vatana feda olsun’ duygularıyla aldı ve teraziye monte etti. Sonunda terazi öyle hassas oldu ki, bir kefesine konan sineğin ağırlığını bile göstermeye başladı.

Hazır hünerli bir usta bulmuşken, komutan Veli Usta’dan terazinin dirhemlerini de üretmesini istedi. Ancak dirhem yapmak sakıncalı olduğundan usta buna yanaşmadı ve komutana bir kez olsun ‘hayır’ diyebildi.

Veli Usta bu işlerle uğraşırken doğal olarak diğer ihtiyat askerleri gibi kumsallarda siper kazmaya gidemedi. Onun o günleri evinde ve dükkânında geçirmesini çekemeyenler, ustaya ayrıcalık tanındığını belirterek kaymakamlığa şikâyette bulundular. Kaymakam konuyu bildiğinden, şikâyet edenleri fena haşladı ve makamından kovdu. Ancak sorun kapanmadı. İhtiyat askerleri terhis edilip evlerine gönderildikten sonra, bir gün Veli Usta’nın dükkânının kapısına iki er dikildi. Erlerden kıdemli olanı:

“Veli Usta sen misin?” diye sordu.

“Buyur asker ağa, benim.”

“Komutanım seni emrediyor.”

“Hayrola, gene ne kırıldı?” diye sordu Veli Usta gülerek.

“Bilmiyorum,” dedi asker ciddi bir yüzle, “dükkânı kapat da bizimle gel.”

Binbaşı Veli Usta’yı gülümseyerek karşıladı. Ayağa kalktı, tokalaştı, sandalyeyi gösterdi.

“Buyur Veli Usta, otur.” dedi.

“Hayırdır komutan, gene bir şeyler mi kırıldı?”

“Pek hayır değil Veli Usta, hakkında şikâyet var.” dedi komutan ve gülümsemeyi kesti.

“Allah Allah, ne şikâyeti?” diye sordu usta şaşırarak.

“Yaptığın terazi var ya.”

“Evet.”

“Senin de benim de başıma dert oldu.”

“Terazi mi? Ne derdi?” diye kekeledi Veli Usta.

“Terazi yapmak, üretmek ruhsata tabiymiş. Savcılık hakkında takibat yapılmasını emretti.”

“Eyvah!” diye haykırdı Veli Usta, eliyle ‘şap’ diye anlına vurdu. “Şimdi yandık!”

“Ben savcıya terazinin ordu için yapıldığını anlattım ama gene de zabıt tutulmasını emretti. Galiba konuyu kurcalayanlar varmış.”

“Ne olacak şimdi?” diye sordu Veli Usta korkuyla.

“İfadeni alacağız.”

Kırk yılın saatçisi Giritli Veli Usta vatan için kendini paralarken, başına böyle dertlerin geleceğini ne bilsin. Çok sıkıldı; komutana umarsız gözlerle baktı. Bir süre ağzını açıp da bir şey diyemedi. Sonra oldukça üzgün ve küskün bir yüz ifadesiyle:

“Olayı sen benden daha iyi biliyorsun komutan, ifademi askere sen yazdır ben altını imza edeyim.” dedi.

Binbaşı yaşadığı saçmalıktan utandı; başını önüne eğdi, biraz düşündü, yazı makinesinin başındaki ere:

“Yaz oğlum!” diye emir verdi can sıkıntısıyla, “Ben Mustafa oğlu, Girit doğumlu Veli Karaman. Dükkânımda saatçilik mesleğimi yaparken, bölük komutanının emri üzerine ordunun topunu onardım ve barut ayarını tutturmalarına yardımcı oldum. Terazi üretmedim. Suçsuzum.”

Veli Usta bu kısa tutanağın altını imzaladı ve dükkânına döndü. Onu bir daha arayan soran olmadı.

 

                                                                                                                                 



[1]  Yedek