|
YAZMAYA
İLK ADIM Mehmet Culum 90lı yılların sonlarında hediyelik
esya dükkânımda çalısırken hemen hemen her gün emekli
olacağım günlerin hayalini kuruyordum. Artık iyice bunalmıs,
müsterilerimi azarlar duruma
gelmistim. Son sezonumdu; yılbasından sonra dayayacaktım dilekçeyi
Bağ-Kura. Sorunsuz
emekli olabilirsem, ilk yurtdısı gezimi babamın doğduğu
topraklara, Yunanistana yapmayı
planlıyordum. Aslında Volos kentinde dedemin evini bulmak, tüm
Yunanistanı gezmekten
çok daha ilgimi çekiyor ve bu düsünce her aklıma geldiğinde kalp atıslarım hızlanıyordu. 2000
Eylülünün ortalarında oğlum Hayri okumakta olduğu Bilkent Üniversitesine gidecek,
ben de esim Jeanne ile birlikte Sakız Adası üzerinden Yunanistana
ilk yurtdısı gezimi
yapacaktım. Üçümüz evimizin salonunda oturmus, geçen yaz aylarında yasadıklarımızı
anımsıyor, yapacağımız gezinin kilometre taslarını
saptıyor, ara sıra haritaya da
bakıp, hangi rotanın daha uygun olacağını tartısıyorduk.
Aniden içimde anlatılması olanaksız
bir duygu olustu; sanki dedemin evi gözlerimin önüne gelmisti. Basımı
haritadan kaldırdım,
esim ve oğluma ciddi bir yüzle bakarak: Bakın,
burada size söylüyorum. Eğer her sey yolunda gider de dedemin evini Volosta
bulabilirsek, oturup ailemin hikâyesini yazacağım. dedim. Söylemesi
çok kolaydı da bunun nasıl olabileceği konusunda en küçük bir
fikrim yoktu.
Çünkü o güne kadar yasamımda ders kitapları dısında hiç kitap
okumamıs, hatta okuldayken
edebiyat derslerinden nefret etmis, üstelik son mektubumu da yirmi bes yıl
kadar önce
yazmıs, bir daha elime kalem almamıstım. Meğer dedikleri çok
doğruymus, cahil insan sınırsız
cesur olabiliyormus. Ancak içimde öylesine yüksek duygular vardı ki, bu
cahilliğim aklıma
bile gelmiyordu. İsin tuhafı, esim ve oğlum da benim hiç kitap
okumadığımı bildikleri halde,
Ya baba (kocacım), sen ne diyorsun? Kitap yazmak senin ne haddine! diyerek
beni bu rüyadan
uyandırmadılar. Aksine: Çok
iyi olur, emekliliğinde güzel bir uğras edinmis olursun. diye yüreklendirdiler bile.
Esimle oğlumun yazar olmama yaptıkları bu özel katkıyı
hiçbir zaman unutmayacağım. Bakalım
hangi kitabımda onları anmak kısmet olacak? Sakız
Adasına da ilk kez gidiyorduk ama doğrusu görünce hiç etkilenmedik. Gezebildiğimiz
her yerini Çesme ile kıyasladık ve bizim kentimizin çok daha güzel
olduğuna kanaat
getirdik. Zaten gece feribotla Pireye, oradan da trenle Atinaya geçeceğimizden, limandan
pek ayrılmamayı yeğlemistik. Atina
ne de olsa bir baskentti ve beğenilmeliydi ama bizim büyük kentlerimizle karsılastırıldığında
sundukları oldukça kısıtlıydı ya da bize öyle
gelmisti. Kentte geçirdiğimiz iki
günden sonra sıkılmaya basladık ve İngilizce konusulan
bir turla Mora Yarımadasına gitmeye
karar verdik. Turda,
çesitli uluslardan mavi gözlü sarısın insanlarla tanıstık
ve Atinalı tembel rehberimizin
oturduğu yerden anlattığı çoğu mitolojik, bilgi ve
efsanelerle yetinmek zorunda kaldık.
Aksam yemeklerini grupla birlikte yiyor, bir iki kadeh kırmızı
sarabın da yardımıyla sıcak
dostluklar kuruyorduk. Üçüncü gün sabah kahvaltısında Kanadalı
bir çiftle aynı masayı paylastık.
Hal hatır faslından sonra Kanadalı Bey, bir yandan lokmasını
yutmaya çalısarak: Sizin
için buralar pek ilginç olmamalı, ne de olsa aynı coğrafyayı
paylasıyorsunuz ve aynı
kültürde yasıyorsunuz, belki yemekleriniz bile benziyordur. dedi. Anlasılan
Kanadalı bölgeyi
iyi etüt etmis, Türklerle Yunanların kültür benzerliklerini öğrenmisti.
Dedikleri doğruydu;
biz de zaten gezi boyunca hep aynı düsünceleri birbirimize söyleyip
durmustuk. Türk
kahvesine Yunan kahvesi, çoban salataya Yunan salatası, dolmaya
dolmades, rakıya uzo,
vb. demek iki ülke arasında ilginç farklılıklar yaratmıyordu
doğrusu. Biz
aslında Yunanistana, dedemizin yıllar önce geride bıraktığı
Volos kentindeki evini
bulmaya geldik. diye yanıtladım Kanadalının sözlerini. Haklısınız,
her sey Türkiyedeki
gibi. Esim
hemen araya girdi: Anlatsana
Mehmet Kanadalılara dedenin hikâyesini, sanırım hoslarına
gidecek. Bu
tür gerçek hikâyelere bayılırız. dedi Kanadalı Hanım
esime dönerek. Dilimin
döndüğü, İngilizcemin yettiği kadarıyla dedemin 1909 yılının
sonbaharında, Atinadaki
askeri darbeden bir gün önce, ailesiyle birlikte Volos kentinden gemiyle nasıl kaçtığını,
önce İstanbula oradan da İzmire nasıl geldiğini on
dakikada özetledim. Kanadalılar
kahvaltı etmeyi bıraktılar, ilgi ve dikkatle hikâyemi
dinlediler. Sasırdıkları her hallerinden
belli oluyordu. Kanadalı Bey alt dudağını büküp gözlerimin
içine bakarak: Sizin
bu hikâyeyi yazmanız gerekir, dedi, eminim insanların ilgisini çekecektir. İnsanların
ilgisini çekeceği görüsünüze katılıyorum ama ben hiç kitap
okumadım ki yazayım.
dedim, yüzüm kızararak. Öyle
mi? diye atıldı Kanadalı Hanım, saskınlığını
gizleyemiyordu. Hiç de öyle görünmüyorsunuz. Ne
yazık ki, o hatayı yaptım ve bunu söylerken utanıyorum. Turdan
dönünce ciddi olarak
okumaya baslayacağım. Simdiye
kadar hiç kitap okumamıs olmanız yazmanıza engel değildir,
aksine baska yazarların
etkisi altında kalmamıs olmanızdan dolayı bir avantaj
bile olabilir. dedi Kanadalı Hanım.
Söyleyis seklinden bu islerden anladığı belli oluyordu. Nitekim
sonraki görüsmelerimizde
edebiyatçı olduğunu ve büyük bir kütüphanede çalıstığını
belirtti. Evet
evet, diyerek araya girdi kocası, kendi tarzınızı yaratabilmenize
katkısı olur. Bilemiyorum,
dedim sorunlu bir yüzle, kitap yazmak o kadar kolay mı? Bütün
yazarların ilk kitaplarını yazmaları kolay olmamıstır. Evde
hiç roman türü kitaplarınız yok mu? diye sordu Kanadalı Bey. Oh evet, yüzlercesi var da hepsi oğlumun. Bakın ne yapacaksınız, dedi
tur arkadasımız ciddiyetle, raftan herhangi bir kitabı alıp ortasından rasgele bir
sayfasını açın. Karsılıklı konusmalar nasıl
yazılmıs inceleyin. Tire isareti ve virgül mü kullanılmıs
yoksa tırnak içine mi alınmıs? Siz de yazacağınız
konusmaları ona benzetin; gerisi zaten normal
paragraf düzenindedir. İs bu kadar kolaysa, dönünce hemen
baslarım. dedim oldukça cahilcesine. Kahvaltımız uzayınca,
rehberimiz yemek salonuna biraz da hısımla geldi ve bizi otobüse davet etti. Meğer diğer
gezginler çoktan yerlerini almıslar ve bizi beklemeye baslamıslar. Yeni gezi günüyle
birlikte, kitap yazmayı unuttum ve kendimi rehberin otobüste anlattığı masalsı mitolojik
hikâyelere kaptırdım. Dördüncü günün sonunda turdan ayrıldık
ve Volosa gitmek üzere Atinanın epey küçük ve bakımsız otobüs
terminaline gittik. Orada ailesi İstanbul Mahmutpasadan göçmüs bir Voloslu genç adamla tanıstık.
Bize yol boyunca bilgiler vererek ve Volosta otel ayarlayarak yardımcı oldu. Otobüsün
yarı yolda mola verdiği terminalde bir kutu baklava armağan ederek dostluğunu
pekistirdi. Otel odasına girdiğimizde saat
gece yarısına yaklasıyordu ve bitkin denilebilecek ölçüde yorgunduk. Yatağımın
kenarına oturdum, Babamın doğduğu kentte
olduğumuza inanamıyorum; yıllardır bu günü bekliyordum. Hemen yatalım sekerim, dedim karıma,
yarın gene uzun ve yorucu bir gün olacak. Hayret bir seysin vallahi Mehmet! diyerek
yatma fikrime karsı çıktı karım, Volostayız ve sen yatmaktan söz
ediyorsun. Sen yorgun değil misin? Yorgunum ama bu, içimdeki merakı bastırmaya
yeterli değil. Hiç gevseme, hemen çıkıyoruz. Otelden dısarıya çıktığımızda
kentin ortalarında olduğumuzu hissettik. Turistik restoranların, gençlik kafelerinin,
kentin ticari merkezinin ve kıyı bandının gelen seslerden güney yönünde olduğu anlasılıyordu.
Ancak nedenini hâlâ bulamadığımız bir içgüdüyle biz aksi yöne, los bir sokağa doğru
yürüdük. Üç yüz metre kadar yol aldıktan sonra bir köseyi döndük ve karsımıza konaktan büyük,
saraydan küçük görkemli bir yapı çıktı. Kısa bir süre evin dısını inceledikten
sonra, Dedenin evi bu Mehmet! dedi karım
heyecanla. Ben de aynı
fikirdeydim ama isin bu kadar kolay olabileceğine inanamıyordum.
Kendimi bildim bileli bu anı hayal etmistim hep. Bedenime kontrol edemediğim bir
titreme geldi ve sıcak yaz gecesi içim ürperdi. Kalbim güm güm çarpmaya basladı. Neden sonra
kendime geldiğimde: Bence de bu. diyebildim titrek ve çatlak
bir sesle. Evin ana girisine yöneldik ve mermer
kolonların, kristal camlı ceviz kapının süslediği birkaç basamak merdiveni soluksuz çıktık.
Yapının tabelasında
Yunanca ve İngilizce olarak Belediye Konservatuarı yazıyordu.
Giris kapısını isaret parmağımın ucuyla yavasça
ittim ve uzun süre yağlanmamıs kapıların
çıkardığı cıyaklama sesiyle kapı ardına
kadar açıldı. Ürkek adımlarla giris salonunun ortasına
kadar kol kola yürüdük. Görünürde kimse yoktu ama odalardan birinden klasik müzik sesi
geliyordu. İçeride, genis salonu ancak los olarak aydınlatabilen kırk mumluk bir
aplik gece lambası yanıyordu. Saat on ikiyi geçmisti. Bir süre birbirimize tutunarak heyecan ve hayranlıkla
evin içini inceledik. Birden aklıma Türk olduğumuz geldi. Ne de olsa
Yunanistandaydık ve dikkatli olmalıydık. Tamam Jeanne, bu kadar yeter. dedim
sessizce, yarın gene geleceğiz nasıl olsa. O gece doğru dürüst uyuyamadık.
Rüyalarımızda hep, çoktan Hakkın rahmetine kavusmus aile büyüklerimizi gördük. Sabah
memurlar islerine baslarken, biz de dedemizin evinin önündeydik. Önce dıs
cephelerinin resimlerini çektik. Sonra sıradan turistler gibi içeriye girdik. Soldan ilk odada çalısan
görevliye, Hollandalı turistler olduğumuzu, yapıyı çok beğendiğimizi ve gezmek
istediğimizi söyledik. Müdüre Hanım isteğimizi severek kabul etti; çekmeceden bir külçe anahtar çıkardı
ve önümüze düstü. Bir yandan yapıyla ilgili bilgiler verirken diğer yandan tuvaletlerine
varıncaya kadar evin tüm odalarını gezmemize ve her kösesinin resimlerini çekmemize elinden
gelen her türlü kolaylığı gösterdi. Derinden etkilendiğim bu görkemli yapıyı
gezerken, eğer yazabilirsem kitabıma dedemin Osmanlı dönemindeki resmi unvanı,
Cumhuriyet kurulduktan sonra soyadı kanunu çıkıncaya kadarki lakabı olan Azab Ağa adını
vermeyi gönlümden geçirdim ama bunu karıma söyleyemedim. Bir saat kadar yapıyı gezdikten
sonra Müdüre Hanıma tesekkür edip dısarıya çıktığımızda
artık ben bambaska biri olmustum. Genis Azab Ağa sülalesinin en büyük
erkeği olarak aileme ve tabii tarihe karsı
sorumluluklarımın arttığını, artık dedemin
ve babamın hikâyelerini yazmanın kaçınılmaz
bir boyun borcu olduğunu hemen orada hissetmeye basladım. Evin önünden ayrılmayı hiç istemiyorduk
ama bütün günümüzü de orada geçiremezdik. Kentin canlı,
turistik merkezine doğru bir süre konusmadan yürümeye basladık. Geçtiğimiz yollarda bir zamanlar
babamın de dedemin dolastığının hayalini kurmak
ruhumun derinliklerine indi; çevrenin 90 yıl
önce nasıl olabileceğini zihnimde canlandırmaya çalıstım. Gezi bitip İzmire döndüğümüzde
yaslı annemi karsıma aldım. Merakla: Anlat bakalım anne, dedim, babam
sağlığında sana Volosla, çocukluğuyla ilgili neler anlattı. Ne yapacaksın oğlum eski
muhabbetleri? diye sordu annem sıradan bir sekilde. Dedemin, babamın yasamlarının
hikâyesini yazacağım. Hah hah ha! annemin kahkahası duvarlarda
yankılandı, Sen bana güveniyorsan, yolda kalırsın. Ben bir sey
bilmiyorum ki. Oysa ben, doğal ki anneme çok güveniyordum.
Ondan yıllarca çocukken yitirdiğim babamla ilgili epey hikâyeler
dinlemistim. Kâğıdı kalemi aldım ve sorularımı annemi ürkütmeyecek sekilde art arda sıralamaya
basladım. Bir süre sonra annem bülbül kesildi; babamın anlattığı bütün
eski hikâyecikleri birer birer anımsadı. Not defterime annemin dilinden hızla dökülenleri yazmakta
epey zorlandım ama oldu. Birkaç günde Azab Ağa romanımın çatısı çatılmıs
is, bölümlerin yazılmasına gelmisti. Oğlumun kütüphanesinden rasgele bir
kitap aldım, sansıma elime John Steinbeckin Gazap Üzümleri geldi. Basparmaklarımla
kitabı ortadan ikiye ayırdım ve konusmaların imlasının nasıl yazıldığını
inceledim. Kitabı rafa geri koydum. Yemek masasının bir kösesine ilistim ve çocukların lise
defterlerinin kullanılmamıs sayfalarına hikâyemi kursun
kalemle yazmaya basladım. Cahil cesaretiyle
ilk sayfayı yazarken, iki yıl sonra ortaya 500 küsur sayfalık destansı bir roman çıkacağını
tabii ki hiç hayal edemezdim. Ailemin
yasam hikâyesini yazılı sekle dönüstürdüğüm için çok mutlu ve
huzurluyum. |